Çocukluğumun kitapları

<!-- /* Font Definitions */ @font-face {font-family:"Book Antiqua"; panose-1:2 4 6 2 5 3 5 3 3 4; mso-font-charset:162; mso-generic-font-family:roman; mso-font-pitch:variable; mso-font-signature:647 0 0 0 159 0;} /* Style Definitions */ p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal {mso-style-parent:""; margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:12.0pt; font-family:"Times New Roman"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} p {mso-margin-top-alt:auto; margin-right:0cm; mso-margin-bottom-alt:auto; margin-left:0cm; mso-pagination:widow-orphan; font-size:12.0pt; font-family:"Times New Roman"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} @page Section1 {size:612.0pt 792.0pt; margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; mso-header-margin:35.4pt; mso-footer-margin:35.4pt; mso-paper-source:0;} div.Section1 {page:Section1;} -->

Neydi? Çocukluktu. Şenlikli ve kısa çocukluk. O kısa sürmüş çocukluğun küçük ilçesi. Ne kadar kocaman görünürdü gözüme o günlerde. Muhteşem kışlar, patlayan baharlar yakıcı yazlar ve nesnelerin insanlara yaptığı insanların nesnelere yaptığı binlerce iyilik ve kötülük. Tabii ki, bütün bunlardan önce kendilerine ve birbirlerine yaptıkları.

Küçücük bir ilçede olabiliyordu bütün bunlar. Ve ben okumaya başlıyordum babamın aldığı iki çizgi roman kitabı ile. Evet kitaptılar. Hem de ‘tam macera’. Biri Teks’ti diğeri Tommiks. Tommiks’te yer alan anti-kahraman müthişti. Binbirsurat! Asıl suretini kendine saklıyor, bin ayrı, bin değişken görünümü ile belalardan belalara savruluyordu. Asıl kahramanlar çok sıkıcıydı. Israrla izlemeye başladım bu çizgi-romanı. Binbirsurat’ın yer almadığı maceraları almıyordum. Bir öz ve bu öze ait bin pırıltılı ya da berbat görünme biçimi. Edebiyat için ne müthiş bir açılımdı. Teks’te ise kahramanların çeşitliği mekân ve ruh çeşitliliği içinde sürekli ‘zaman’ kaydırma, alan kaydırma tekniği ile veriliyordu.

Döne döne Hüsn-ü Aşk

Bu ilk okumalar benim Faulkner’a, Rilke’ye, Şeyh Galip’e, Sezai Karakoç’a, Poe’ya, Zarifoğlu’na ulaşmamı çok kolaylaştırdı diyebilirim. Çünkü aslolan kitap okumak değildi. İnsan okumaktı. On bir-on iki yaşlarımda ‘yazar’ okumaya başladım. İlk kitaplarım ilk yazarlarımı seçmemi sağladı. Hermann Hesse’in Sidarta’sı, Exupery’nin Savaş Pilotu, Cahit Zarifoğlu’nun Yedi Güzel Adam’ı, Sezai Karakoç’un Taha’nın Kitabı / Gül Muştusu ve Şeyh Galip’in Hüsn ü Aşk’ı idi. Hüsn ü Aşk’ı orta ikinci sınıfta bitirdiğim sene bütün bir yaz döne döne bazen yüksek, çoğu kere usul sesle okudum. Taha’nın Kitabı müthişti. “Dur Taha” dendikçe şiirde duruyordum. Haydi, bir adım daha. Daha sonra bir adım daha. Gül bir müjde gibi doluyordu çocukluk/gençlik evrenime. Cahit Bey çok anlaşılır yalın sözler söylüyor, ben de alıp kabul ediyordum. Exupery’nin bütün kitaplarını aldım sonra. Hermann Hesse’nin. Külliyat külliyat okumak güzeldi. Bin görüntüyü görüyor, bir özü hissedebilmeye yakınlaşıyordum. Sonra Knut Hamsun, Faulkner, Nuri Pakdil, Kemal Tahir, Alberto Moravia, Necip Fazıl. Fakat arada Abdullah Ziya’yı pas geçmedim. Bekir Büyükarkın’ı da. (Şimdilerde kitapları basılmıyor nedense.) Ben her sene bazı kitapları -kimi yazarları mı demeli yoksa- yeniden okurum. İlk iki kitabım hiç değişmez: Yitik Cennet ve İnsanlığın Dirilişi. İçe yönelme ve dışa açılış. Bir Adam Yaratmak ve Kırmızı Pazartesi. (Bu kadar mı benzer birbirine yazarlar!) Bir kitapta önce eserin rengi ve müziği/müziksizliği çeker beni. Kontrastlar ve bizler. Dostoyevski’nin kahverengisi, Turgenyev’in buz mavisi, Stendhal’ın ‘mor’u, Faulkner’ın sarısı, Tolstoy’un kurşunisi, Galip’in yeşil-beyazı hep bir requem’le sonat’la, sone ile, peşrev ile, gazel ile birliktedir. Ya da tam müziksizlik: Cennete bir adım, cehenneme bir ömür kala sonsuz bir susuşu çoğaltanların -çığlık çığlığa- seslerini toparlayamamaları: Kafka’lar, Tournier’ler, Cendrars’lar, Celan’lar, Zweig’lar. Ben yazar okumayı seçtim. ‘Binbirsurat’ bana büyük bir iyilik (belki de kötülük) yaptı. Bir ‘yazar’ okumak, birlik ilkesini binlerle şenlendirmek bunu hayatta ve eserde göğertebilmek, “ölüme dinime ve aşka dair” bilgilerimizi “ayna”nın bin sırrını ‘bir suret’te görmemizi sağlayabilirdim. Mâlum, sırsız ayna göstermez. Aynadır kitaplar. Mürekkebinden dolayı siyahtır -soğurulmuştur- bütün renkleri içmiş bütün yazarlar.

Sessizliğin müthiş sesi

Burada anılmayı hak eden birkaç yazar daha var. Gorki ve müthiş üçlemesi Çocukluğum, Ekmeğimi Kazanırken ve Benim Üniversitelerim. Salinger’ın Gönülçelen, Hafız’ın divanı ve Rilke’nin Malte’si. Bir de Knut Hamsun’un Pan’ı ve Victoria’sını eklerseniz müthiş bir armoni oluşur. Bende oluşmuştu. Sessizliğin müthiş sesi. Ortaokul yıllarım bu kitaplarla akıp geçmişti. Bir erken okumuşluk duygusu kapladı sonra ruhumu. Birçok kişinin ruhunun acımadığı şu günlerde Melville’in Moby Dick’i de Kaptan Ahab’ın trajedi ve dramıyla zihnimize bir okyanus dinginliği ve derinliği sağlayabilir. Ne diyeyim: Harf harf okumak güzeldir… Ve bir harfi okuyabilmek yeter aslında.

 

Hüseyin Atlansoy

Kitap Zamanı, Sayı: 35

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !