Cemil Meriç - Jurnal Cilt 1 1955-65

<!-- /* Font Definitions */ @font-face {font-family:"Palatino Linotype"; panose-1:2 4 5 2 5 5 5 3 3 4; mso-font-charset:162; mso-generic-font-family:roman; mso-font-pitch:variable; mso-font-signature:-536870009 1073741843 0 0 415 0;} /* Style Definitions */ p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal {mso-style-parent:""; margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:12.0pt; font-family:"Times New Roman"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} p {mso-margin-top-alt:auto; margin-right:0cm; mso-margin-bottom-alt:auto; margin-left:0cm; mso-pagination:widow-orphan; font-size:12.0pt; font-family:"Times New Roman"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} @page Section1 {size:612.0pt 792.0pt; margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; mso-header-margin:35.4pt; mso-footer-margin:35.4pt; mso-paper-source:0;} div.Section1 {page:Section1;} -->



16.7.1955 QUINZE-VINGTS GECELERİ

Dehâ, dikenli bir taç. İsa’dan Marquis de Sade’a, Homeros’tan Milton’a kadar bütün bu büyükler Nemesis’in hışmına uğradı. Dehâ, dikenli bir taç, yaratmak daima ıstıraplı… Fakat yaratamadan ıstırap çekmek daha dayanılmaz bir çile. Yahut, kalbinden ve kafasından doğacak bütün varlıkların, zinde ve gürbüz de olsalar, öldürüleceğine inanmak ve onları doğmadan boğmak…Isparta cılız çocukları boğarmış. Bugünkü cemiyet fikrin ve hissin en nur topu çocuklarına musallat. Muarri, mutaassıp bir dünyanın kucağında en kutsal inançlarla hiçbir ceza görmeden alay edebiliyordu. Bedbahtlık ona böyle bir imtiyaz kazandırmıştı. Modern cemiyette bedbahtlığın o kadarcık tesellisi de yok.

Din, aşk, şiir: boşlukta yuvarlanan insanın bir yıldıza attığı merdivenler. İnanamayanların inananlara sataşmasında muhakkak bir parça kıskançlık da var. Keşke bütün insanlar aynı Tanrıya inanabilselerdi. O zaman cennet olurdu.

Sevmek yaşamaktır. Böceklerden kehkeşanlara kadar uzayan bir sevgi… Bütün kainatı ve kainattan daha büyük bir yaratıcıyı sevmek, hem de ruhun ölmezliğine inanarak. Yani edebîyet ölçüsünde bir sevgi. Dinsizlerin ölümü, insanı tahammül edilmez bir yalnızlığa sürüklemekten başka neye yarar?

Mağarasının duvarları arasında meçhûl kuvvetlere yalvaran iptidai insan, atom devrinin zındığından daha mı az akıllıydı, bilmiyorum, ama daha bahtsız değildi. İnanmayan adamın ebleh gururu! Hangi bilgimiz en iptidai dinin nasslarından daha sağlam?

Oyuncak değiştiren çocuk daima daha kötü, daha hantal, daha tehlikeli oyuncaklar peşinde…

İnanan, bedbahtlığından bahsederse yalan söyler. İnanan için bedbahtlık yoktur. Bağlandığı ağaçta yamyam tamtamlarını dinleyen misyoner, Roma’nın bütün hunhar ve sadist imparatorlarından daha mesuttur.

Ey müminler, saadetinizi gölgeleyen tek ıstırap, inanmayanlara karşı duyulan merhamet olmalıdır.

11.8.1955 JURNAL III

Ölüler yaşayanların peşini bırakmıyor, iki kuşak önce yaşamış bir anneannenin zekâ kıtlığı silinmez bir iz bırakabiliyor bizde de. Sonra coğrafya… Başka medeniyetlerin birkaç yüzyıldan beri aşmış olduğu bir medeniyet merhalesine zincirli kalmış milletler var: coğrafî bir kader bu da. İnsan tek başına kendisini şekillendiren bir bütün değil. Ve dünya insan zekâsının fetihlerine rağmen, el ele tutuşup hep birlikte şarkılar söyleyebileceğimiz bir cennet olmaktan daha çok uzak. Duvarlar var insanlar arasında ve daha uzun zaman da var olacak. Hatta bana öyle geliyor ki, bu hayalî eşitlik, sosyal adalet rüyaları gerçekleşse bile daha uzun zaman kendini bekletecektir. Evet, insan zekâsı ve bilim tabiat kuvvetlerini kontrol edebilir, hürriyetimizin sınırlarını genişletebilir, bütün insanlara asgari bir refah düzeyi sağlayabilir. Ama ya beynimiz?

1.1.1959 / Saat 17:25 JURNAL

Dünya nimetlerini ömrü boyunca hor gören Buda nefis bir domuz kızartmasını atıştırdığı için göçüp gitmiş. Tarihçi böyle söylüyor. Güneşte leke arayan küçük adamın uydurduğu bir yalan mı bu, bilmiyorum. En yavuz ermişlerin, en çetin kahramanların zaman zaman nasıl çamurlaştıklarını görmek, küçük insanlar için hain, buruk ve zehirli bir teselli.

Saat 18:00

Batı ile Doğu’yu ayrı dünyalar gibi göstermeye kalkışanlar büyük bir gaflet içindedirler. Batı ile Doğu ancak haritada bir realite. İhtiyarlayan, belleri bükülen, bunayan milletler var. Ortaçağ’da, Avrupa Doğu, Asya Batı’dır. İbn Haldun Bergson’dan çok daha Batılı… Aryalı akıncıların zincire vurduğu siyah derililer fatihlerden çok daha medeni idiler. Kuzeyli barbarlar, yırtıcı sürüler halinde, sulhçu ve ilerici kavimlerin mezarcısı olmuşlardır. Yani kaba kuvvet, mızrak veya kılıç munisleşen, incelen, olgunlaşan insanı yenmiştir. Tarih, galiplerin yazdığı bir kitap. Zafer, arkasından bıçaklanan masum düşmanların cesetleri üzerine atılan yapma çiçeklerden bir çelenk.

9.1.1963 BİRKAÇ KOZMOPOLİT ÜZERİNE HİCİV DENEMESİ

Değişen nedir? Said Nursi’nin risalelerini okumak için toplanan üç beş vatandaşın tevkifi, tabiî hukuk bakımından hamakatla kaynaşan bir cinayettir. Ahlâksızlığın, bencilliğin, kayıtsızlığın ferman ferma olduğu bir ülkede, bir kitabı, ahlâktan, insanlıktan bahseden bir kitabı okuyanlar ancak taktire lâyıktır. Soğuk ve süprüntülüklerden devşirme, maddeci, sözde maddeci yayınlardan tiksinen, kendilerine insaniyetçi süsü veren bir alay züppenin sapıklıklarına iğrenerek bakan ve bir kurtuluş arayan samimi çocuklar… Davranış bakımından kendimi onlara çok yakın buluyorum.

Yazılı kâğıt bezirgânları, odalarında kitap okuyan bu, belki gafil ama hiç şüphesiz tertemiz insanların tevkifini âdeta alkışlayarak ilân ediyorlar. Vicdan hürriyetine indirilen bu ağır darbe gerçi bizim için ebedî bir maceradır. Yani münevver, sadizmini, kendi Tanrılarına secde etmeyen namuslu insanlar üzerinde tatmin etmeyi âdet haline getirmiştir.

Kanun karşısında eşitlik düsturu!…
Her cinayete fetva veren, fikir hürriyetini menfaatlerine dokunduğu ânda ayaklar altına alan insanların bu hürriyetperverlikleri, kendilerini imtiyazlı bir zümre, âdeta devlet içinde devlet saymalarının ifadesidir. Hiçbir mukaddesleri olmadığı ve memleketin hiçbir derdiyle ilgilenmedikleri için, kozmopolitliğin, yani, insanlardan kopuşun yeni bir şekli olan salon sosyalizmi ile flört etmeye kalkışmaktadırlar.

 

14.1.1963 OSMANLICA-YENİ TÜRKÇE

Demek ki Osmanlıca denilen dil, Osmanlı Türklerinin konuşup yazdıkları halis Türkçedir. Yalnız, sosyal sebeplerden, biraz “précieux”, biraz yapmacık bir dil bu.

Türkün kılıcı ülkeler fethederken, Türkün zekâsı da kelimeler fethediyordu. Ülkeler ne kadar bizimse, kelimeler de o kadar bizimdir. Ecdadımız onlarla düşündü, babalarımız onlarla konuştu. Kısaca, Türk milletinin tarihinde çeşitli merhaleler var. Nasıl eski Fransızca, eski İngilizce diye tasnifler yapılmışsa, eski Türkçe, orta Türkçe gibi adlandırmalar da yapılabilir.

Türkçenin bedbahtlığı, tabiî tekâmülünü yaparken, birdenbire zıplamaya zorlanmasından olmuştur. Nesiller arasındaki köprüler uçurulmuş ve hafızadan mahrum bir nesil türetilmiştir. Hafızadan yani kültürden. Milletin ana vasfı: devamlılık. Dilde, terbiyede, gelenekte devamlılık. Altı yüzyıl cerrahi bir ameliyatla içtimai uzviyetten koparılıp atılınca, Türk düşüncesi boşlukta kalmıştır. Boşlukta kalmıştır, çünkü Batı’ya da tutunamamış, sırtını Batı tefekkürüne de dayayamamıştır. Elli yıldan beri Batı’yla bu kadar sarmaş dolaş olduğumuz halde, hâlâ yeni neslin tek değer yetiştirememesi, bunun en hazin tecellilerinden biri değil mi? Uydurca ile bir ‘Hürriyet Kasidesi’, bir ‘Sis’, hatta bir ‘Erenlerin Bağından’ yaratılabilmesi için en az bir altı yüzyıla daha ihtiyaç var.

Bugünkü nesil, ağabeylerinin hafızası zorla iğdiş edilen ikinci nesildir. Devlet kanalı ile, nereden çıktığı bilinmeyen, iğri büğrü kelimeler onların genç beyinlerine zorla sokulmuş. Halk Partisi, uydurcacılığı devrimcilik olarak göstermiş. Dil Kurumu elindeki kaynakları bu uğurda seferber etmiş. Zavallı aydınlar neye uğradıklarını, ne yapacaklarını şaşırmışlar. Dil Kurumu, kurulduğu günden bugüne, hangi salahiyettar ilim ve sanat adamını etrafında toplamış? İlim zaten yok…

Tefekkürle ilgili eserlere gelince, Kant’ı kaç Alman anlar?

Yani, halkın anlayacağı kitaplar vardır, halkın, yani geniş kalabalıkların, ilk mektep tahsili yapanların. Onların dışında aydınlanmak isteyenlerin okuyacağı kitaplar vardır. Sonra, gerçek aydınların temas edeceği kitaplar vardır. Bunların konuları aynı olsa bile, meseleyi ortaya atışları, kullandıkları vokabüler birbirinden çok farklıdır.

‘Halkın seviyesine ineceğiz’ diye, dilimizi papağanınkine benzetmek, halklaşmak değil, eşekleşmektir.

Esasen vokabüler üzerinde durmak, yani, yerleşmiş kelimeleri ‘Arapçadır diye atmaya kalkmak’, sadece cehaletle kabil-i izahtır.

En azgın şovenizme ilericilik adı verildi. Tatarcadan, Kıpçakçadan, Çağataycadan ölü kelimeler devşirildi. Ve olan sanata oldu, tefekküre oldu… Garibi şu ki, dildeki ırkçılığı, şaşılacak bir beyinsizlikle, kendilerini solcu sanan aydınlar benimsediler.

Bütün bunlar altyapıdaki anarşinin üstyapıda tecellisidir. Bir yandan feodal istihsal, feodal inkısam… ötede bir gecekondu burjuvazisi! Ve dilini kaybeden, görülmemiş bir afaziye uğrayan, kekeleyen, garip sesler çıkaran bir nesil… orta mektep kitabı yazmaktan âciz üniversite hocaları, papağan kadar sevimli olmayan doçentler…

Yarı aydının sadizmine terk edilen dil. Tefekkür bir it payı mıdır?

Kurtuluş çaresi var mı? Tehlikeyi bütün âzâmetiyle kavrayan yok. Dil politikaya âlet edilmekte. Dil, heveskâr mektep kaçaklarının şamar oğlanı. İyi niyet sahiplerinin, hangi siyasi tandansa mensup olurlarsa olsunlar, bir cephe kurmaları milli bir zarurettir…

26.1.1963 MARKSİZM’E, İŞÇİ SINIFINA VE HAZİN BİR MACERAYA DAİR

Yirmi dört yıl önce mahkemede Marksist olduğumu haykırdım. Bu, ümitsizlikten doğan bir isyandı. Bir nevi meydan okuyuş. O yalnızlık içinde bir şey olmak ihtiyacı.

Marksizm, silinmemek, ezilmemek için sarıldığı bir daldı belki. Belki de inanıyordu Marksizme.

Bu memleketin büyük faciası, en seçkin evlatlarının beynini ve kalbini itlere peşkeş çekmesi. Halledilmesi gereken büyük dâvâ, bu topraklar üzerinde münevverin nefes alabilecek hâle gelmesi.

Marksizm bir tecessüstü onda. Herhangi bir Batı memleketinde büyük bir fikir adamı olabilirdi, bir teorisyen olabilirdi… Ezdiler. Acaba ezilen daha kaç kişi? Her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye koşan zavallı insanlarım, karanlığa o kadar alışmışsınız ki yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi!…

16.2.1963 BU ÜLKE 89′DAN BERİ SU ALAN BİR GEMİ

Dünyanın bütün tımarhaneleri bizim entelijansiyanın kafatası yanında birer aklı selim mihrakı. Cemiyet tek mit’e dayalı: Atatürk miti. Başka bağ yok. İmparatorluğun birbirine düşman etnik unsurlardan mürekkep yamalı bohçası dikiş yerlerinden ayrılalı beri biz kendi kendine düşman insanlar haline geldik. Mâzi yok, tarihimizi tanımıyoruz. Din ölüm yatağında. İnsanları bir araya getiren hiçbir ideoloji doğmadı. Nihayet dil de gitti elden. Türk milleti. Hangi millet? Milliyetçiyiz.. Hangi milliyetçilik? Batı’nın en bedbaht, en sarsak, en hasta fikir adamı basübadelmevt hülyalarıyla avutabilir kendini. Kadirşinas bir el, gübre altında kalan inciyi asırlarca sonra insanlığın tefekkür gerdanlığına iliştirebilir. Dilin medeni memleketler argosundan çok daha büyük bir hızla değiştiği bir ülkede, yarım okka esrar içen bu kadar çılgınca bir hayale kaptıramaz kendini. Hangi “postérite”?.. Bu millet on senede bir değişen hafızasız nesiller amalgamı…

27.2.1963 OSMANLILAR

Sonra avama hitab eden yeni bir nesil. Sinirsiz, kemiksiz cümleler. Kıyma makinasında çekilmiş gibi kolayca yutulan Fecr-i Ati nesri. Refik Halit, Halide Edip, Reşat Nuri. Sonra tarihi tersine çeviren ve altı yüzyılın emeğini yok eden görülmemiş, işitilmemiş vandalizm: harflerin ve dilin belkemiğini kıran tekme.

7.3.1963 YARIL YOLDA KALMAK

Tanzimattan beri kendi irademizle Batı’ya yöneldiğimizi vehmedenler, gülünç bir gaflet içindedirler. Milleti millet yapan kalabalık, oyunun tamamen dışında. Bütün oyunların, hatta tarihin dışında. Ağaç gibi mâzisiz.

8.3.1963 BALDENSPERGER’Yİ OKURKEN

Öyle sanıyorum ki bizim orta sınıfı kitaptan ilelebet soğutan, dildeki hercümerç oldu. Edebiyat gerçek hayatın dışında sadece bir avuç delikanlının iltifat gösterdiği tavla gibi, altmış altı gibi bir oyun. Seyircisi yok.

Yahya Kemal neden Tanrılaştırıldı? Beklenileni, alışılanı verdiği için. Biçim denenmiş, incelmiş, sevilmiş. İçindeki bilinen, belki bilinenin güzeli, ama bilinen. (…) Yahya Kemal Fransızca öğrenen Nâbi veya Hersekli Arif Hikmet. Sığın sığı… ve “pocif”in “poncif”i. Kelimeler pırıltılı, cümbüşlü. İçinde, bir şey yok. Bir mermerin göğsü, daha doğrusu mermerden bir göğüs.

Orhan Veli de öyle. Onun da sevilen şiirleri alışılanlar ve Hüseyin Rahmi nesrinden bir arpa boyu ileri gitmeyen en güdük zekâlıların kolayca içine girebildikleri. Orhan’da da yeni yok. Yenilik küçüklüğünde şiirin. “Bir elince cımbız, bir elinde ayna. Umurunda mı dünya.” Herhangi bir hizmetçi kızın idrâkine seslenen nükte. Orhan’ın nesli şiirin kanatlarını kesti. Toprakta sürünen sevimli bir hayvan haline getirdi. Sevimli ama gülünç ve zavallı. Kartaldan çok bir kümes hayvanına benziyor bu şiir. Yumurtası olmayan garip bir kümes hayvanı. Orhan nesli yeni fetihlere koşmadı. Göz boyacılığını, jonglörlüğü, ucuzu erişilmeyene tercih etti. Fikret’in, Hâmid’in hatta Haşim’in kanat çırpışları yok onlarda. Ya kolej talebesinin küçük şikâyetleri, ya gazete fıkrası. Hangi Batı, hangi yenilik? Bir cüceler edebiyatı. Bir mikro edebiyat.

14.3.1963 TÜRK BURJUVAZİSİ VE ÜMİT YAŞAR

Ümit Yaşar ve orta sınıf. Bunlar birbiri için yaratılmış. Bir şâir ki yalnız düşünmekten değil, konuşmaktan ad âciz. İhtiyar bir âşıka cilve yapmaya kalkan bir kaldırım orospusu gibi horluyor dinleyiciyi. Terbiye ne kelime. Şiirleri çağdaşlarından derlenmiş kötü bir antolojiye benziyor. Geçen yazımda Yahya Kemal’in sığlığından bahsetmiştim. Yahya Kemal, Ümit Yaşar’ın yanında umman. Ümit Yaşar’ın hüneri alışılan’ı, köksüz’ü, meyvesiz’i vermek. Bir hadımlar şâiri. “Virilité”si olmayan bir sınıf, “virilité”si olmayan bir şair. O sınıf serveti hak etmeden kazandı, Ümit Yaşar şöhreti. Bunun için mustariptirler. O sınıf kazandığı servetle beraber büyümedi. Dev bir zırhın altında kaybolan cüce. Ümit Yaşar da öyle. Zafer onun değil, reklamın. Dümdüz bir nazım, ne tepesi var ne uçurumu. Ufuksuz ve imzasız, âdeta mâniler gibi. Vâlâ Nurettin ne kadar gazeteci, Reyyan ne kadar avukat, Türk burjuvazisi ne kadar burjuva ise, Ümit Yaşar da o kadar şâir. Gecekondu burjuvazisine gece-kondu şâir. Yahya Kemal hayranları belki cüce, ama sıhhatli birer cüce. Ümit Yaşar’ınkiler hadım.

Bu milletin bütün kütüphanelerini yaktılar. 1929′da ilk mektebi bitiren nesil kendini bir çöl ortasında buldu. Yeniden başladı alfabeye ve ölünceye kadar alfabede kaldı. Sonraki nesiller hep aynı yokluk, hep aynı sefalet içinde çırpındılar. 1929′da okuma-yazma bilenler 1930′da analfabet durumuna düştüler. Ve kendilerine zorla kabul ettirilen, dili çelik bir korse gibi, bir Çinlinin ayakkabısı gibi, ezip büzen bu yabancı harflere hiçbir zaman ısınamadılar. Yeni nesiller ise on, on beş yılda şişirilen, sözde milli, bir kütüphane buldular. Her maskaralığı alkışlamaya zorlanan ve bu şakşakçılığı bir refleks, bir insiyak gibi uzviyetlerine sindiren şamar oğlanı burjuvazi! Evde babasından duyduğu Türkçeyi konuştu, okumaktan vazgeçti, yahut Ulunay’ı, Burhan Felek’i, Vâ-Nû’yu okudu. Bu burjuvazi yabancı dil bilmez, kendi dilini bilmez, ufuksuzdur, mâzisizdir, istikbalsizdir, bir cenin-i sâkıttır. Aynı vasıflar Ümit Yaşar’da da yok mu? Yalnız hem sevindirici, hem üzücü bir nokta; bu naylon gömlekli, ipek entarili kalabalık, genciyle, orta yaşlısıyla, uydurcadan hoşlanmıyor. Sevindirici, zira, dilimizin istikbali bakımından bir nevi teminat. Üzücü, çünkü “özleştirme” adı verilen cinnet salgınını mahkûm etmiyor bu kalabalık, koşmaktan hoşlanmadığı için yerinde, nereye gidiyorsunuz diye haykırmıyor, koşanı alkışlıyor, bataklığında kalmak istiyor.

27.3.1963 TANIMIYORUZ HİNT’İ

Tanımıyoruz Hint’i. O ülkeye en büyük hükümdarını armağan eden Türk, Hint’i tanımıyor. Tanımıyoruz Hint’i. Ekber’e rağmen tanımıyoruz. (…) Tasavvufun ana kaynağı olan Hint’i tanımıyoruz. Osmanlılar İran tasavvufunu vulgarize etmekle yetindiler.

Neden tanımıyoruz? Osmanlılar imanlarını setleştirmişler. Taassubun gümrük duvarlarını aşamamış Hint düşüncesi. İran’dan da sadece şekli, mazmunları, aksesuvarı almış. Divan şiirinde İranî olan: kostüm sadece. Tasavvuf divan sayfalarını süsleyen bir minyatür.

Halbuki.. halbuki Avrupa on sekizinci yüzyıldan beri kanmayan bir susuzlukla Hint’in fikir ve şiir kaynaklarından ilham içmektedir. Halbuki Hint’in fethi Avrupa irfanının kaderini değiştirmiş, o ülkede yeni bir Rönesansın yaratıcısı olmuştur. Yeni bir Rönesansın. Bizi birinci Rönesansı yüzyıllarca sonra farkedebildik. On dokuzuncu yüzyılın başlarındaki ikinci Rönesanstan bakalım ne zaman haberdar olacağız? Halbuki çağdaş Avrupa’yı ancak Asya medeniyetlerinin ışığında bütün heybet ve zaaflarıyla görebileceğiz.

Hint’i tanımak zorundayız, çünkü İslâmî tefekkürün sertac-ı iptihacı tasavvuf o ülkeden fışkırdı. Cetlerimiz İslâm’ı kabul etmezden önce Budisttiler. Hint’i tanımak zorundayız. Asya düşüncesinin dayandığı temel, Hint düşüncesidir. Hint’i tanımak zorundayız. İnsanlığın irfan ve idrakine istikamet veren iki yaratıcı millet var: Hint ve Yunan.. Biz bu iki ülkenin merkezindeyiz. Akdeniz Doğu ile Batı’nın zifaf yatağı.

2.4.1963 OSMANLI DÜŞÜNCESİ, GERİCİ İLERİCİ, ZAVALLI HİNT, ZAVALLI BEN

Cennet, cehennem… her meseleyi basit bit “dilemma”ya irca etmişiz. Daima iki ihtimal. İkiden fazlasını düşünemiyoruz. Avrupa’ Ah Avrupa, canım Avrupa’ Neden “ah Avrupa”? Hep gözün rehberliği: “beldeler, kâşaneler” masalı. Arka sokaklar, arka sokaklardaki sefalet? Ondan bahseden yok. Tarihin ölüme mahkûm ettiği kavimlerde hep aynı psikoz: kendini küçük görme psikozu. Avrupa cennet, Asya cehennem. Neden “beldeler, kâşaneler”? Sanıyorum ki şarklı olduğundan utanan tek şarklı kavim biziz. Gerici ilerici… Şarklı gericidir, garplı ilerici.

Bugünün Türk insanı Hint düşüncesini kavrayacak durumda mıdır? Hayır. Kendi vokabüleri ile ya gericidir, ya ilerici. Gerici ise Müslümandır: cennet, cehennem. İlerici ise Batı hayranı: caz, dans, cinsî hürriyet ve teknik. Düşünmeye teşebbüs eden, düşünen demiyorum, kaç kişi var?

12.4.1963 CLAUDE LÉVI-STRAUSS’U OKURKEN

İnsanlık bir merdivenin basamaklarından çıkar gibi yükselmez. Zıplamalar, hep aynı istikamete yönelmiş değildir. Zar atar insanlık, kâh kazanır, kâh kaybeder. Boyuna kazanç yok.

Herhangi bir kültürü değerlendirirken kendi menfaatlerimizi bir yana itemiyoruz. Objektif hüküm yok.

Sevgili yurdumuzda fikir adamının imhası için sürgün avları tertiplenen, standart düşünceye mumlar yakılan, buhurlar serpilen sevgili yurdumuzda, aydınla kitle arasında hiçbir transatlantiğin aşamayacağı ummanlar var. Standart düşünce yani düşüncenin kalıplaşması, nasırlaşması. İki kutup: Osmanlıcı-Atatürkçü. Ve dışarda kalanların kellesinden kervansaray kurmak iştiha ve ihtirası. (…) Muhammed’i, Haticetül Kübra’nın imanı yarattı. “Absurde”e, yalnızlığa, başkalığa tahammül, çelik bir uzviyet, elmastan bir yürek işi…

İcatları bütün olarak ele alırsak, tarihte iki büyük devre dikkatimize çarpar: neolitik ihtilal, sınai ihtilal.Tarihinde iki defa ve aşağı yukarı on bin yıl aralıkla insanlık aynı istikamete yönelmiş, bir sürü icatlar yığabilmiş. Bir yandan icatların sayısı, öteden devam’ı… kısa bir devre içinde kesifleşmiş ve büyük teknik sentezleri mümkün kılmış. Bu sentezler insanın tabiatla olan münasebetlerini değiştirmiş, bu değişiklikler de daha birçok yeni değişikliklere yol açmış. Demek tek çizgi halinde ilerleme yok. Zıplamalar, atlamalar, “mutation”lar var.

Dünya medeniyeti yok. Çeşitli medeniyetler var. Ve ilerleme ancak bu çeşitlilik sayesinde. Yani medeniyetler birbirlerini tamamlamalıdırlar.

İlkel kavimler için kendi dışlarında insanlık yok (Tabiî bazı ilkel kavimler). Tek kültür bizimki diyenler de aynı ilkel duruma düşüyorlar. Barbar, barbarlığa inanan adam. Daha doğrusu barbarlığın vasfı bu. Avustralya yerlileri umumi sosyolojinin gerçek kurucuları.

1.6.1963 ABSÜRT MASALI

Ne bekliyorsun? Medresenin dâvâları vardı, üniversitenin yok. Medresenin kökleri vardı, temelleri vardı, dalı, çiçeği, meyvesi vardı, üniversitenin yok. Samimiyeti vardı, sıcaklığı vardı, üniversitenin yok. Cevdet Paşa’yı medrese yetiştirdi, üniversite Özcan’lar yetiştiriyor. Nesillerin idraktan mahrum edildiği, şuurdan iğdiş edildiği bir ameliyathane. Bir büyücü kazanı, bir darülaceze. Bütün felaketlerimizin senaryosu orada hazırlandı. Bina değil, şankr. Memleketi için için yiyen ur. O Babil kulesinde kapıcıdan başka hürmete lâyık canlı yok. Edebiyat Fakültesi’nde bir mezun 290 bin liraya mal oluyormuş. Tımarhanede kendimi çok daha rahat hissedeceğimden şüphe etmiyorum. Muhakkak ki oradakiler daha dost, daha vatanperver.

4.6.1963 HATEMİ SENİH VESİLESİYLE BİR HİCİV MÜSVEDDESİ

Bütün lise kitaplarının ayırıcı vasfı çürüyen bir beynin anatomisini aksettirmelerinde. Sarhoş bir kelime yığını hepsi de.

Ümit Yaşar’ın şiirleri ancak kerhanelerde ilgi toplayabilir.

Çocuklarımızın dünyası bizimkinden bin biter bir tımarhane olacak. Dilini kaybeden millet yaşamak hakkını çoktan kaybetmiştir.

22.6.1963 ÇOBANSIZ RAHAT EDEMEYEN KAZ SÜRÜSÜ

Lenin’in kristal tabutuna Paris Komünası’nın bayrağını koymuşlar, Emil Ludwig öyle söylüyor. Sonra bayrak çıkarılmış, çünkü kumaş mikrop çekebilirmiş türbeye, kahramanın mumyasını tehlikeye sokabilirmiş. Revue des Deux Mondes’un yazarı (C.-J. Gignoux, 15 Eylül 1952), Lenin de, Leninizm de bu kadar itina ile mumyalanmamıştı diyor. Lenin Tanrılaştırılmaktan hiç hoşlanmazmış. Stalin canlı canlı Tanrılaştırmış kendini. Kızıl Meydan’daki türbe yetmemiş. Vladimir İliç ölür ölmez Petrograd’a Leningrad adını takmışlar..vs. Heykeller, resimler, putlar.. Her şeyi önceden gören bir kadir-i mutlak haline getirilmiş, İliç. Nutukları bütün ihtiyaçlara cevap veren birer âyet gibi parçalanmış. Düşünmek zahmetine ihtiyaç kalmamış artık. Lenin dedi ki.. Lenin der ki.. Bu mit’in baş mimarı Stalin’in kendisi. Tenkidin yerine nass.

Kalabalık her yerde ırzını teslim edecek bir kahraman arıyor. Çobansız rahat edemeyen kaz sürüsü. Vatikan veya Kremlin. Kendi yaptığı puta tapsa iyi, putu yapmaktan da âciz o. İki ayak üzerinde dikleştiğine pişman, secdeye kapanıyor, sürünmek, dört ayaklaşmak istiyor. Ya köpek gibi çizme yalamak, ya yılan gibi ısırmak. Zavallı kalabalık! İnsanlık hep o mağara adamı, hunhar, habis, yılışık ve sarsak. Mussolini’yi bacağından asanlar yıllarca taşaklarını yalayanlardır. Kamçını unuttuğun gün canavar boğazına sıçrayacaktır, hep teklemeyeceksin bu kaz sürüsünü, yalanla doyuracaksın, sofra atıklarını domuzlara atacaksın. O hakaretle zilletle doyurur kendini, tasalanma. Her diktatör bir vahşi hayvan mürebbisi ama kendisi de hayvanların en vahşisi. Çoban kazdan daha az sevimli.

25.6.1963 BAUDELAIRE

İhtilalci, dünyayı değiştirmek ister. İsyankâr, -aleyhlerinde atıp tutabilmek için- acısını çektiği yolsuzlukların sürüp gitmesini ister. İsyankârda daima böyle bir kötü niyet, böyle bir suçluluk duygusu vardır. Düzeni yıkmak istemez, aşmak da. Sadece ayaklanır ona karşı. Saldırışları ne kadar sertse içinde duyduğu karanlık saygı da o mertebe köklü ve kuvvetlidir. Bazı haklara, açıktan açığa olmaz diye haykırırken, kalbinin derinliklerinden çıkarıp atamaz onları: bu imtiyazlar kalksa onun da hikmet-i vücudu kalmaz.

6.8.1963 BU MEMLEKETTE YAŞANMAZ MI?

“Eğer pek yakınlarındaysan, birbirleriyle çekiştiklerini görürsün. Bakarsın kimi şu partiden, kimi bu partiden. Ama hele biraz uzaklaş, bir tepeye çık, tozu dumana katan bu süvarilerin topu birden sana bir tek toz bulutu, aynı toz bulutu halinde ayân olacaktır.” (Lucréce).

Türkiye’yi yaşanmaz bulanlar, Türkiye’yi yaşanmazlaştıranlardır. Yani aydınlar, karaborsacılar. Bir kelimeyle tesadüfün başlarına bir ikbal tacı ve imtiyaz miğferi oturttuğu şuursuz ve mesuliyetsiz herifler. Çağdaşlarına küfredince yükseldiklerini, günahlarından kurtulacaklarını vehmeden bir alay hergele. Bu memlekette yaşanır. Ama bu mülevves, fesatçı güruhunu İsrail’in “bouc émissaire”i gibi, çalıp çırptıkları servetten tecrit edip sınırlar dışına dehledikten sonra.

15.9.1963 CİNNETE, ÇÖKEN BİR CEMİYETE, TÜRK BURJUVAZİSİNE DAİR

Çöken bir cemiyetin kucağındayız. Öldükten sonra yaşıyor bu insanlar. Buna yaşayış denmez. Uzviyetin ihtilâcı. Türk burjuvazisi kırk haramilerden daha haysiyetsiz bir çete. Çete bile değil. Bul karayı, al parayı. Bu burjuvazinin iki marifeti var: hâyâsızlık ve el çabukluğu. Hiçbir zaman düşünmedi bu sınıf. Burnunun ucundaki felâketi görmeyecek kadar ahmaktır ve piçlerini asefal birer hilkat garibesi gibi kaldırımlara boşaltıyor. Bu bir sınıf değil, bir panayır grubu. Batı’da tarihin akışını değiştirdi burjuvazi, sonra ihtiyarladı, bunadı, hastalandı. Ama Flaubert’in bütün küfürlerine rağmen asildir. Flaubert de o sınıfın evladı değil mi? Burjuvazi on dokuzuncu asrın cihangir sınıfı. Kazandığı her zafer bir sabrın, bir zekânın, bir keşfin mükâfatı. Burjuvazi servetini sokakta bulmadı. Hazineyi bekleyen ejderleri kuyu başından uzaklaştırdı. Toprağın bağrından fışkırttı medeniyeti. Bizde Galata sarraflarının açıkgözlüğüne özenen soyguncu, kapıcılık yapmaktan âciz, köksüz ve köpükten ibaret beş bin kişi, on bin kişi.. mühendisiyle, eczacısıyla, fabrikatörüyle, plajcısıyla hergele. Toprak ağaları bu heriflerden daha necip, daha civanmert, daha hâlis. Bunlar tefeci. Ve biz aynı mahallenin, aynı iklimin içindeyiz.

12.10.1963 NÂZIM

Nâzım bir dâvânın kanatlarında yükseldi. Şairi mitoslaştıran uğradığı zulümler oldu. “Gözlerimiz şeffaf, temiz damlalardır” veya “Ağlama salkım söğüt ağlama”… kabiliyetli bir lise talebesinin müsvedde defterinde bunlara benzer mısralar bulunabilir. Nâzım demir parmaklıklar arkasında konuştuğu için sesinde kükreyişe benzeyen bir mehabet vardı.

Nâzım’ı Avrupa çapında meşhur eden ne? Şairliği mi? Hayır, kavgası.

15.10.1963 LANZA, GANDİ VE MARX

Lanza 1957′den beri “Pensée Gandhienne” başlıklı bir seri yayınlıyormuş. Bugün bu serinin ilk kitabını karıştırmak nasip oldu: Gandhi et Marx. Lanza’nın kırk iki sayfalık enfes bir önsözü var. Yumruk gibi yazı. Ama bazen okşuyor, bazen sarsıyor, bazen yumrukluyor. Sonra uzunca bir giriş daha var: Vinôbâ Bhaâvé’nin. Daha az pırıltılı, daha “sobre”. “Asrımız tonlarca mutluluk yarattı diyor, ama bu tonlarca mutluluk milyonlarca insanı ezdi. Zevkperestlerin mutfağına sırtlarında çuval çuval şeker taşıyan milyonlarca öküz. Netice: zevkperestler için hasta bir karaciğer, öküzler için kırılan bir bel. Şeker latif, latif ama, yarattığı mucize bu.”

20.10.1963 ABES’E, AVRUPA’YA, BİZE VE GANDİZM’E DAİR

Anlamadığım kelimelerden biri de halkçılık. Ne halkçılığı? Halk kim? Halkçıyım demek halktan değilim demek. Ama lütfen tahtımdan iniyor ve o pespaye, o bedbaht insanlara yakınlaşıyorum. Aman efendim kerem buyuruyorsunuz! Halk Partisi kurtla kuzuyu, insanla sırtlanı bir çuvala koyan madrabazlar kumpanyası. Kime karşı halk partisi? Kime karşı halkçı? Halkçılık halkın sırtına binen bir avuç aydının uydurduğu bir mit. Oğlancı gibi. Halkın ırzına geçmek için halka hulus çakan açıkgözlerin yaftası. Halk Partisi tarihinin hangi merhalesinde halk için çalıştı, halktan olmayanlarla mücadeleye girişti. Halktan ne anlıyordu? Altyapı feodal. İki bin yıldan beri değişmeyen, kendi küçük dünyasında hep aynı dertlerle başbaşa, geniş bir kalabalık. O kalabalıktan kopan, hiçbir çilesi, hiçbir dâvası olmayan bir Halk Partisi. Bir nevi ur. Ve arada, rakkas gibi kalabalıkla Halk Partisi arasında gidip gelen partiler.

30.1.1964 DİL DEVRİMİ

Osmanlı rahatsız ediyordu Mustafa Kemal’i. Silinmesi gereken bir vesikaydı yakın tarih. Mâzi zaman zaman gevezelik ediyordu. Dil devrimi Selanik’in İstanbul’a isyanıdır. Selanik’in ve bütün Anadolu’nun. Osmanlı ordusu, Osmanlı teşkilâtı, Osmanlı mirası yok edilemezdi. Ama nesillerin birbiriyle olan devamlılığı bozulabilirdi. Harf inkılabı altı yüzyılı rafa kaldırdı. Ve tarihsiz bir memleket, ibda etti. Kuzey komşumuzun işine geliyordu bu. Tarihinden kopan bir ülke her maceraya sürüklenebilir. Dil devrimi kamûsa Anadolu’nun doluşudur. Yalnız Anadolu’nun değil, Azeri’nin, Çağatayca’nın, Kırgızca’nın da doluşu… Balkan Harbi, Birinci Dünya Savaşı aydınlarla yapıldı. Türkiye Sarıkamış’lara, Çanakkale’lere beynini gömdü bir parça. Sonra kansız, yorgun ve zafer mucizesi karşısında gözleri kamaşan amelimanda bir entelijansiya. Güzellikler, yani mâzi kovuldu. Mustafa Kemal’in etrafında şahsiyeti henüz billurlaşmayan seyyal ve idare-i maslahatçı bir avuç okur yazar. Mustafa Kemal musikiyi değiştirmeye kalktı, yapamadı. Zevk meclislerinde gazel aranıyordu, şarkı aranıyordu. Altı yüz senenin ötesine atlamak, yani millî tarihte alı yüz senelik bir parantez, bir uçurum. Dil-Tarih Kurumu şefin bu emrini sadakatle başarmaya çalıştı. Tarih gömülmez. Binalarıyla, sokaklarıyla, müzeleriyle, mezarlarıyla yok edilmesi imkânsız bir şahittir. Sıra dile geldi. Yeni harfler zaten geleneğin, irfan geleneğinin sırtına indirilen bir baltaydı. Selanikliler, Rusya’dan gelen Türkler ve şeften iltifat görmeye koşan kızanlar dili tahrip için cansiperane bir gayret harcadılar. Mustafa Kemal işin maskaralığa vardığını anladı, ama iş işten geçmişti. Hareket bir zaman gevşedi. Sonra tekrar hortladı. Mustafa Kemal atını senatör yapan Kaligula gibi her kaprisine lebbeyk dedirtmek mi istemişti? Yapılmayanı yapmak peşinde miydi? Yahya Kemal hususi sohbetlerinde efendisinden “dejéneré inférieur” diye bahsedermiş. Yahya Kemal çeyrek asır bu “dejéneré inférieur”ün t…rını yaladı.

4.2.1964 OSMANLI ÜLKESİ, ŞEHİR VE KÖY, BİR TÜRBE

Tanrı da, halife ile beraber sizlere ömür. Tarihi müzeye kaldırmışız. Gelenekler unutulmuş, istikbal bir cehennem dehlizi kadar karanlık. Kimsenin kimseye güvendiği yok. Bir başka Frenk İstanbul’dan ayrılırken, ölüm kokuyor burası, diye haykırmıştı. Belki bir kasırga temizler bu ahırı, bir sel temizler.

Sahnede şöyle bir görünüp kayboluveren kuklalar. Yalan ve komedi. Terakki var mı? Yok. Tam bir enflasyon. Yirmi aydın toplasanız Meşrutiyet’in bir aydını yapmaz. Dilsiz ve dinsiz. Âdeta beyni ve gönlü çıkarılmış bu sürünün.

7.2.1964 ALİ BEY

Ayağa kalk üniversite! Katil sensin! Nefi’nin kanlı başını Bayram Paşa’ya sunan mürteci Osmanlı müftüsü, cinayetini bir beytle çerçeveleyecek kadar çelebi idi. Polis, kravatlı sadistlerin emrinde şuursuz bir harem ağası. Şuursuz ve dilsiz. Asırlardan beri zulmetmek için yaşayan mesuliyetsiz ve bedbaht bir sürü. Ama o işkence makinasını da harekete geçiren üniversite.

Oraya giren büsbütün kopuyor toplumdan. Firavunlaşıyor. Sulhi Kur’an-ı Kerim’de suç unsuru arayacak kadar tefekküre düşman. Selçuk dişlerini idrakin boğazına geçirmek için pusuda. Yalan ve şer.

Komünizm insanlığa ne getirdi veya ne getirebilir? Bilmiyorum. Amerika ile Rusya arasında büyük fark var mı? Aron yok diyor. Cemiyet sanayileştikçe sınıf tezatları keskinliğini kaybeder. Zaten dâvâ rejim dâvâsı değil. Dâvâ aydının pısırıklığı, köksüzlüğü, bayalığı dâvâsı. Dünyanın üçte biri Marksist. Ve biz hâlâ Marx’ı okuyanları cüzzamlı gibi tecrit ederiz. Kim yapar bunu? Aydın. Ne aydını? İktisat doçentidir, sekiz sayfa Marx okumamıştır hayatında. Hukuk doçentidir, hâlâ Atatürk’ten başka dâhi tanımaz ve kendi gölgesinden korkar. Cehaletin bu kadar saygı gördüğü başka bir ülke yok. İktisaden geri kalmış… hangi iktisaden?

18.4.1964 / Saat 9:30

Aşk hiçbir edebiyatta Şark’taki kadar karanlık, çileli ve dikenli değildir. Ve bütün Türk şiirinde adı dudaktan dudağa dolaşan tek kadın yok. Neden? Cemiyette olmadığı için. Türk kadını kafes arkasından sokak ortasına fırlatıldı. Avrupa kadını gibi salondan geçmedi. Eskiden yalnız dişiydi. Olgunlaşmasına vakit bırakmadan hayat arabasına koştuk. Ondan nefes nefesedir. Batı’da Rönesans’tan beri erkeğin yanı başında duyan, düşünen, düşündüren bir arkadaş. Eski Yunan ve Roma’da da öyleydi. Yalnız o çağlarda birkaç cilde bölünmüştü kadın. Perikles asrı Aspasya’nın asrıdır. On yedinci yüzyıl, on sekizinci yüzyıl, hatta on dokuzuncu yüzyıl kadınların eseri.

Kadınlarımız Avrupalılaşırken Avrupa kadını kadınlıktan kopmaktadır. Yani örnek aldığı kadın o sanat ve medeniyeti yaratan büyük ve ilahi kadın değildir artık.

29.4.1964 HÜRRİYET

Kanun insan haysiyetini kırmamalı diyor Gandi. Kırıyorsa, kanun değil yumruktur. Peygamberlerle filozofların doğruluğunda tereddüt etmedikleri üç beş hakikatten biri şu: insanın haysiyeti, düşüncesidir. Düşünceyi zedeleyen her kanun bir eşkıya reisinin veya bir eşkıya güruhunun emirnamesidir. Hukukla uzaktan yakından ilgisi yoktur. O halde namuslu adamın ilk vazifesi bu çeşit kanunları yok saymak ve tabiî âfetlere göğüs gerer gibi tehlikeleri kucaklamaktır. Yoksa haysiyetten nasipsizdir. Salaş tiyatrosunda bakanlık rolüne çıkmaktan âciz bir hergele Türkiye’de komünizm nurculuk kılığında tecelli etmektedir buyurmuş. Hamakat bakan kılığında tecelli ettiği gibi. A canım efendim!

Osmanlı, altı yüz sene Nasrettin Hoca’nın hindisi gibi düşündü. Kafası kılıcında veya tenasül uzuvlarında idi. Neyi düşünecekti? Kendisinden önce her şey düşünülmüş, her şey düzenlenmiş, roller dağıtılmış (karısı ile hangi gece yatacağı, kıçını hangi parmaklarıyla yıkayacağını din öğretiyordu ona.) Zaten tefekkürden büyük günah tanımaz teokrasi. Düşünmeye teşebbüs edenin adı kâfirdir. Kâfirin katli vâciptir. Tarikatlar zindanın duvarında açılan bir iki hava deliği. Daha eski dinlerin zaman zaman dile gelişi ve Sünniliğin kabuğunu çatlatışı. İbn Haldun bir kültürün gurup pırıltısı. Sonra mezar sükûtu, kılıç sesleri, nal şakırtıları. Ve hikmet-i vücudunu kaybeden beyin. Kovalamak, kaçmak. Altı yüzyıllık tarih bu iki kelimenin içinde. Sonra, sonra Ojias’ın ahırını temizlemek için Ojias’ın kellesini koparan bir Osmanlı zâbiti. Ve üniforma giyen düşünce. Mustafa Kemal kafanın yalnız dışını değil, içini de tanzime kalkıştı. Batı şapkaydı. Şapka ve itaat. Kalabalığın yerine şef düşünecekti. Kur’an rafa kalktı. “Nutuk” çıktı ortaya. Bir nutuk ve bir fırka. Bir lokma ve bir hırka. Önder önüne gelenin kellesini vurdurdu. Fırka hiçbir zaman ağzını açmaya cesaret edemeyen kalabalıkların ağzına vurulan kilide bir yenisini daha ekledi. Sonra yenildi içildi. Ve hazret sirozdan kıvrandığı yataktan Tanrı olarak kaldırıldı. Bir Tanrı veya bir şeytan. Atatürkçüyüz. Atatürkçülük asil cumhuriyetin resmî dinidir. Mitosu olmayan sığ, dalsız budaksız bir din. Tam robot dini. Bu gidişle bütün dünyanın Atatürkçü olması gerekecek. Yaşasın Atatürk, ulan biz Atatürkçüyüz. İbadet ve iman bu üç beş hecede başlayıp bitiyor.

Papa İsa’nın vekili. Ordusu, devleti var. Asırlardan beri fikir cihangirleri kuruluyor o tahta. Ve Papa İsa adına layuhtidir. Din de layuhtidir. İnsanlık Aristo’nun sakalından yakalayıp türbesine götürdü, yeter üstadım dedi, biraz da biz düşünelim. Rönesans insan zekâsının vesayet ve velayete karşı ayaklanışıdır. Descartes’in kabadayılığı bu isyanı âbideleştirmesinde.

Komünizm yasak. Faşizm yasak. Nurculuk yasak. Halifecilik yasak. Neden yasak? Zararlı. Kime? Memlekete. Nereden biliyorsunuz? Ve siz kimsiniz? Siz mağara devrisiniz. Siz irticasınız ve satırsınız. Siz yüz karasısınız. Ve bu salyangozlar ülkesinde herkes kabuğuna çekilmiş. İlim ve düşünce ayrık otu değildir. Belli bir iklimde gelişir. Sosyalizm komünizmdir. Komünizm dinciliktir. Dincilik yasaktır. İnanan vatandaş inancından utanmak zorunda. Korkmak zorunda. Düşünen yaşamak için susacak. Yani kanun vatandaşı namussuzluğa zorluyor. Canım efendim. Bu saydığımız mezhepler dünyanın dört bucağında kiliseleri, mihrapları, rahipleri olan birer dünya görüşü. Bunların dışında düşünce yok. Olamaz. Demokrasi bütün bu erezileri geliştiren iklim olduğu için saygı görüyor. Adeta fidelik, demokrasi. Sivri akıllı yetiştiren, eretik yetiştiren bir fidelik. Kanun, hayır diyor, düşünce zararlı olmayacak… Düşüncenin zararlı olduğu, tatbik edildikten sonra ya anlaşılır ya anlaşılmaz. Bu kanun değil. Kanun neferi.

Toplayalım. Düşünmek, insan üzerinde düşünmek mutlaka yasak bölgelerden birkaçına dalıp çıkmakla olur. Zaten demokrasi ve liberalizm yasak bölgeleri kaldırmak mânâsına gelir. O halde din vaktiyle en basit jestlere kadar bütün insan hayatını düzenlemeye kalkışmıştır: içki içmeyeceksin, domuz yemeyeceksin, zina yapmayacaksın. Osmanlı bunların hepsini yaptı. Ama gizlenerek, korkarak ve şuuru yaralandıkça yaralandı. Hayır uyuzlaştı. İki yüzlü bir hayvan oldu Osmanlı. Tanrı’yı ve kulu aldatan bir panayır gözbağcısı. Elinde tesbih, evinde oğlan, dudağında dua. Biz de öyle değil miyiz? Değişen ne? Herkes Atatürk’e sövüyor ve Atatürkçü. Demokrasiye inanan yok. Herkes demokrat.

Dedim ki kanun her vatandaşı ahlâksızlaştırmaktadır. Düşüncesini gizleyen ahlâksızdır. Düşüncesini gizlemeyen… Batı’da adam yezidi olur, bûdi olur ve bununla övünür. İnancı kişiliğidir insanın. Serir-i bezm-i aşkı öyle her bir cânâ vermezler. Fransa’da komünistim diyen, birtakım sorumluluklar yüklenmiyorsa gülüp geçerler. Yani bir bağlanış fedakârlıklarla mühürlenecek ki ciddiye alınsın. Yoksa atıyorsun derler. Sen kim, komünistlik kim. Sosyalistlik de öyle. Kralcılık da öyle. Kim neyi saklayacak? Ancak ilgisizler, ancak hedonistler, ancak kavga kaçakları, ancak ortadan gidenler, ancak karar veremeyenler utanır ve saklanır. Küçüklük kompleksi Ortaçağ celladının kızgın demiri gibi onların alnını damgalamıştır. Lamennais dört cilt feryat eder. Zındık olun, dindar olun ama düşünün, insanı öldüren kanser kayıtsızlıktır. Kayıtsızlık. Kanun kayıtsız olacaksın diyor. Senin ne vazifen? Kimin vazifesi? Seçeceğin adamların, seçeceğim adamların hepsi deyyussa? Kanun buna cevap vermiyor.

Ali Bey ve benzerleri bunun için suçludurlar. Bu zindanın duvarlarını dişimizle, tırnağımızla aşındırmak zorundayız. Zindan yedi göbek ötemiz için de mezar olmamalı. Bu zindan kanundur. Denilecek ki kanun Voltaire’ler Fransa’sında da düşüncenin ağzına kilit takmıştı. Yalan. Bizde tek düşman o küflü kâğıt tomarı değil. Tarih düşman, örf düşman. Zaten kimse alışmamış düşünmeye. Düşünce nazlının nazlısı. Hasta bir çocuk. Bakıma, şımartılmaya muhtaç. Yalnız koluna vurulan kelepçe seni bütün dünyadan ayırır, adın vatan hainidir artık. Voltaire ve çağdaşları isyan bayrağını açtıkları zaman insanlığın velinimetini ilân ediyorlardı. Seni etrafındakiler, leş kargaları gibi delik deşik eder. Rejim, hangi rejim? Bu iklim içinde halledilecek hiçbir

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !