« Önceki |

10/8/2009

İnternet Muhabbeti!



"...İnternet kaynak değildir, malzeme deposudur. Süzebilen, ayıklayabilen, değerlendirebilen yararlanır ancak. Kitabın yerini asla alamaz. Ve bugün internet, kimsenin farkına varmadığı yahut varmak istemediği bir ruh ve kişilik zehirlenmesinin de müsebbibidir. Büyükler sadece bu durum için dahi, bilgisayarı ve interneti öğrenmek mecburiyetindedir. "

Ahmet SELİM




28/7/2009

Bir insandı Cemil Meriç…




Bir efsane kahramanı değildi Meriç, bir insandı; okuyan, yazan, düşünen, acı çeken bir insan!


 Hilmi YAVUZ

 

 

 

 

 

27/7/2009

Bilge Kral'dan...



Aşırı okuma bizi daha zeki kılmaz. Bazı insanlar kitapları basitçe yutarlar! Onlar bunu yaparken ‘sindirmek’, okunanı işlemek, hazmetmek ve anlamak için gerekli olan zorunlu düşünce fâsılalarına riayet etmezler.

Aliya İzzet Begoviç

5/3/2009

Alınyazısı Saati





Ve haberci diyor ki: n'oldu Bağdat
Nerde onu koruyan sur ve perde
İnsan ki yaşar eserde
İnsan nerde ve eser nerde

Devrilen her ta
ş benim taşım
Yıkılan her ev benim
Benden yıkılıyor hepsi ben yıkılıyorum
Yıkılan benim

Ve haberci diyor ki: yıkılan benim
Tasta suda hurmada
Ku
ş boğazında
Otomobil tekerinde petrol zerresinde

Her zerrede ölen benim
Ölen Ba
ğdat benim

Ve diyor ki haberci:
Yanan ay sönen gün benim
Çöken ak
şam gelen geceyim ben

Neden anlamadın bütün bunları sen
Ey Ba
ğdat’ın altın anahtarını küle çeviren


Sezai KARAKOÇ

23/2/2009

İslam’ın Dirilişi / Sezai Karakoç

…Her eser bir yankı ister… (Sf. 8)

 

…Avrupa’nın en büyük dramı şudur: kendini hiçbir zaman sevdirememesi… (Sf. 9)

 

…Kendi hocasına saygı borcunu unutan, çömezinden sevgi beklememelidir…  (Sf. 10)

 

…Allah’ın eşsiz lütfuyla Batı İkinci Dünya Savaşında kendi kendini yemeye başlayınca… (Sf. 20)

 

…Sanki, biz düşünmekten korkarız da, bizim yerimize o düşünür… (Sf. 26)

 

…Kritiksiz bırakılan düşünce, kendi kendini kritik eder… (Sf. 29)

 

…Sağlam ve derin düşünce, bir aşka bağlı düşünce, kendi dilini de kolaylıkla getirir… (Sf. 30)

 

…İslam düşünmenin yolunu kesmemiştir. Aksine buz düşünmeyi durdurduğumuzda İslam’la olan ilişkimizi gevşettik, hatta yer yer kopardık… (Sf. 33)

 

…İslam önderlerinin aynı zamanda tanınmış edebiyatçılar olmaları olağan görülmektedir… (Sf. 41)

 

…İlim alanında da cebir yine İslam medeniyetinin getirdiği bir ilim dalı ve bütün müspet bilginin lisanıdır… (Sf. 45)

 

…Bugün şiir ve edebiyata giren, yarın hayata girecektir… (Sf. 47)

 

…Tarih boyunca bütün yenişlerimizde Bedir’den bir koku, bütün yenilişlerimizde Uhut’tan bir koku bulunmaktadır… (Sf. 48)

 

…İslam insanı bir kere daha çağırıyor. Bakalım insan bu çağrıya yabancı ve ilgisiz kalacak mı?... (Sf. 55)

 

…İnsansa, kurtarıcı çağrıyı duymamakta direniyor… (Sf. 57)

 

…Kimilerinde Müslümanlık bir folklor, kimilerinde sararmış bir vesika, hatta kimilerinde utanç da olsa, bu kutsal mirasın taşıyıcıları yine de ohlardır… (Sf. 58)

 

…Müslüman, İslam’ı öyle sağ ve diri. canlı yaşa ki, seni öldürmeye gelen sende dirilsin… (Sf. 61)

 

 

İslam’ın Dirilişi, Sezai Karakoç, Diriliş Yayınları, 9. Baskı

 

Okunma Tarihi

21-22 Şubat 2009


20/2/2009

Gülce / Ömer Lütfi Mete

…Güzelliğin zulme çaldığı sınır… (Sf. 9)

 

…Sana baka baka her gece

Kör kesildim bütün güzelliklere…  (Sf. 18)

 

…Yaraydın gönül yaraydın

Her yer karanlık yar aydın…  (Sf. 23)

 

…Yiğidi gül ağlatır, gam öldürür… (Sf. 26)

 

…Sana geleme, gülüm gelemem

Gülün bittiği yerde

İşkencem perde perde… (Sf. 30)

 

…Sen yine hayal ile yoğrul… (Sf. 37)

 

…Kor yüreğime düştükçe her soğuk kelimen… (Sf. 69)

 

…Yazsam okusam, okusam yazsam

Biri devamlı çay verse bana… (Sf. 107)

 

…Sen beni sevmeseydin ey Gül

Bilmezdim kimseyi sevmeyi… (Sf. 112)

 

…Sükût dillerde süs… (Sf. 124)

 

…Güvercinim hu çeker

Kaf dağından su çeker

Gözü açık uçmayan

Başına pusu çeker… (Sf. 129)

 

…Yazıyla örülü çevren

Okumayı bir denesen… (Sf. 131)

 

…Seni gördüm göreli

Ne senden gayri var, ne sen gibi

Aşkıma mukayyet ol ya Rabbi… (Sf. 135)

 

…Silsen bile sevdiklerini

Her türkü getirir birini… (Sf. 148)

 

…Aşk olsun diye var olduk

Aşk olsun diye yâr olduk... (Sf. 150)

 

 

Gülce, Ömer Lütfi Mete, Timaş

 

Okunma Tarihi

18 – 20 Şubat 2009

 

Derkenar;

Ömer Lütfi Mete’nin kitabında okuduğum şiirlerin bir kısmına aşina idim. Kitaba ismini veren şiir Gülce’yi İbrahim Sadri ile tanımış, çok sonra şiirini Mete’ye ait olduğunu öğrenmiştim. Deliyürek adlı dizide de Mete’nin Yiğidi Gül Ağlatır, Yaram Yarimdir gibi bestelenmiş şiirleri bulunmaktaydı. Kuşçu karakterinin dilinden de Mete’nin şiirleri terennüm edilmişti. Yine Haluk Levent’in seslendirdiği ‘Gülün Bittiği Yer’ de bir Ömer Lütfi Mete şiiridir.

19/2/2009

Cemil Meriç’in Dilinden Osmanlı *

Kendisini Türk irfanına adamış münzevi ve mütecessis bir fikir işçisinin, Bu Ülke aydının, Sol cenahtan gelen, Batı kültürüyle yetişmiş, Batı’yı gayet iyi bilen bir yazarın, moda tabirle Fransızcası kuvvetli eski bir solcunun, nedamet getirmiş bir Marksist’in sözleridir bunlar.

7  Temmuz 1974 tarihli bir beyanatında şöyle buyuruyor Üstad;

       “Maziye dönmek veya kaybolan bir çağı diriltmek abesle iştigal olur. Bence, Devlet-i Aliyye’nin kuruluşundan Tanzimat’a kadar geçen her asır muhteşem ve göğüs kabartıcıdır. Bir kitap ve kelime medeniyeti değil, bir iman ve aksiyon medeniyeti yaratmışız. İnsan haysiyetini yücelten, adalet ülküsünü gerçekleştiren büyük bir medeniyet. Hiçbir ‘izm’in erişmediği ve erişemeyeceği bir rüya. İnsanın ve insanlığın altın çağı.”

       Osmanlı’yı insanlığın altın çağı olarak niteliyor Üstad ve Osmanlı için iman ve aksiyon medeniyetiydi diyor. Çünkü Cemil Meriç’in filozoflara ve onların gevezeliklerine (felsefeye) ihtiyaç duymayan, laf ebeliği ile vakit kaybetmeksizin tarihin bütün kördüğümlerini kılıcı ile çözen ve kaderin karanlıklarını kılıcının pırıltısı ile aydınlatan Osmanlısı bir vahiy, amel, hareket, cihad, fetih ve hamle medeniyetiydi; tıpkı Nihal Atsız’ın tasvir ettiği gibi, hayatı felsefeyle, ilimle kavramayı ciddiye almayan, üstelik rahat yatakta ölmeyi zillet kabul eden bir “eylem medeniyeti”… Hatta başka bir yazısında mucize olarak değerlendiriyor Osmanlı’yı;

       “Bence dünyada tek bir içtimaî mucize var, o da Osmanlı mucizesi. Yok bilmem Yunan mucizesi falan filan… Lâf bunlar!”

       16 Haziran 1974 tarihli başka bir yazısında da Osmanlı medeniyetini o etkileyici üslubu ile şöyle tasvir ediyor;

       “Osmanlı akından akına koşan bir mücahitler ordusu. Dağınıklığı içinde yekpare, alacalığı içinde mütecanis. Medeniyetin yalnız yaratıcısı değil, taşıyıcısı da. Kahramanların sözle kaybedecek zamanları yok. Fatihler için tek mukaddes kelam vardır: Kelam-ı Kadim. Ötesi eğlence… Satranç gibi, cirit gibi… Ötesi, yani edebiyat. Milletler de ihtiyarladıkça gevezeleşir. Hamlenin yerini belagat alır, hayatın yerini söz. Genç bir toplulukta, yaşayan bir toplulukta, tezatlarını kâh kılı, kâh imanla halleden bir toplulukta laf ebeliğine ne lüzum var?”

       Sözle kaybedecek zamanları yoktu Onların. Üstelik onlar bir iman ve aksiyon medeniyetiydi;

       “Osmanlı için bir oyuncaktı matbaa, Avrupa’dan gelen her oyuncak gibi tehlikeli. Aydının kalabalığa ifşa edeceği bir hakikat yoktu. Aydın kalabalıktı, kalabalık aydın. Ve Kelam-ı Kadim her müminin hafızasında ve elindeydi. Avrupa’nın en güzide âlimleri, Osmanlı’nın arif-i ümmileri yanında birer tıfl-ı ebcedhandır.”

       İslam’ın iman ve adalet esaslarına dayanan Osmanlı medeniyetinin karşısında, Hıristiyan Avrupa vardı, yani Batı medeniyeti. Şimdi sıra bu ikisini karşılaştırmaya gelmişti;

       “Çarpışan iki medeniyet var; Türk-İslam medeniyeti bin yıl fetihler yapmış belli ölçüleri, belli zaferleri, belli başarıları var. İhtiyarlamış, Hıristiyan Batı medeniyeti hem temelinde, hem de içtimaî yapısında farklı ve başka. Bence en esaslı fark; insana bakışlarında. Osmanlı için insan ulûhiyetin nusha-yı suğrası. Mukaddes ve muhterem. Servet ve mevki gibi tesadüfî tefavütlerin dışında bir insan haysiyeti var.”

       Fakat,

       “Batı’da yok bu. Batı evvela kendi insanına karşı zalim. Batının tarihi: bir sınıf kavgası tarihi, doğru. Bu egoizm, coğrafi hudutların dışında büsbütün azgınlaşıyor. Avrupa, insanı tabiatın bir parçası saymaktadır. Dış dünyayı kaprislerine alet eden Batı, insanı da aynı muameleye tabi tutar. Yani bir tünel açmak gerekince nasıl bir dağ delinirse, ferdi ve zümrevi bir menfaat uğrunda da Batının feda etmeyeceği beşeri kıymet yoktur. Osmanlı mucizesi bütün mucizeler gibi faniydi. Bir yanda maddeci, şiiriyeti olmayan, sert ve keskin bir zekâ. Ötede bir büyük çocuk saffeti. Yenildik.”

       Osmanlı’nın insan tanımını bir Osmanlı olan Şeyh Galib şu şekilde şiirleştiriyor;

“Hoşça bak zatına ki zübde-i âlemsin sen

  Merdüm-i dide-i ekvan olan âdemsin sen”

       Sırada 15 Aralık 1974 tarihli bir metin var. Bu metinle birlikte Üstad’ın o günlerde Osmanlı üzerine daha yoğun ve daha dikkatle eğildiğini anlıyoruz;

       “Osmanlı birçok unsurların mesut bir terkibi. Orta Asya’dan getirdiği biyolojik vasıflar: bir başbuğ etrafında toplanmak, gözünü daldan budaktan esirgememek, bir kelimeyle bir çok göçebe medeniyetlerinde ortak olan: asabiyet. Bu temel seciye İslamiyet’le kaynaşınca büyük bir medeniyetin mimarı oldu. Osmanlı bu medeniyeti kurarken kendi kendini de inşa ediyordu.

       Tanzimat’a kadar gerek İslam’dan önceki, gerek İslam’dan sonraki Türk insanının farikaları:

      1-Fedakârlık

      2-Devletle birleşme.

      Âdeta uzvî bir kaynaşmaydı bu. Devletle din, dinle millet tek varlık halindeydi.”

      İslamiyet’in Osmanlıya kazandırdıklarını şöyle yansıtıyor Meriç:

      “19. asra kadar, Osmanlı ülkesinde bir ortak şuur vardı: İslamiyet. Vahye dayanan bir hakikatler bütünü. O cihanşümul dinin izahı, yorumu ve yayılması için binlerce düşünce ve duygu adamı ömrünü harcamıştı. Bütün bir içtimaî nizamın temeliydi İslamiyet. Sosyal bir sınıfın veya kavmin değil, ümmetin inançlarını dile getiriyordu. Ayıran değil, birleştirendi. İnananlar kardeştiler. İnananlar, yani insanların hepsi. Tek Allah, tek kitap, tek hakikat, tek halife, tek dünya. Yunusun mısralarını kanatlandıran imanla, Mesnevi’deki pırıltılar aynı ezeli nurdan. İslamiyet Süleymaniye’de kubbe, Itri’de nağme, Baki’de şiir.”

      Muhteşem bir maziyi daha muhteşem bir istikbale bağlayacak sevgiden ve kelimeden bir köprü olmak isteyen Meriç’in şu ana kadar yazdıklarımız dışında daha birçok ifadesi var  Osmanlı ile ilgili. Ama biz bu yazıda bu kadarla iktifa etmek istiyoruz. Son söz olarak yine Üstad’ı dinleyelim. Mart 1975’te bir derginin kendisiyle yaptığı bir mülakatta bir soruya verdiği şu cevap, üzerinde düşünülmeye değer;

      “Avrupa’nın telkinleriyle hudutsuz hakaretlere ve iftiralara hedef olan o muhteşem medeniyeti tanımak, tanıtmak ve benimsemek her dürüst insanın –her dürüst Türk’ün demek istiyorum- vazifesi değil mi?”


* Vaha Dergisi’nin Bahar 2008 sayısında yayınlanmıştır. (http://vaha.zindegrubu.com/vaha7.htm)


17/2/2009

Hece Dergisi / Mektup Özel Sayısı

…Mektup yazma geleneğinin kaybolmaya başlaması ile birlikte, insan ilişkilerindeki duyarlılık, dil, üslûp, incelik gibi daha bir çok geleneksel erdemlerimizi de kaybettik… (Sf. 3)

 

…Tasavvuf büyüklerinin hemen hemen hepsinin mektupları ‘mektubât’ adıyla bir araya getirilir ve o dergaha intisap edenlerin ellerinde dolaşırdı… (Sf. 5)

 

…Mevlânâ, İmam Rabbani, Gazali, Said Nursi, Mevdudi, Seyyid Kutub gibi düşünür ve âlimler yoğun bir şekilde mektup yazmış ve mektuplarıyla bir dünya inşa etmeşe çalışmışlardır… (Sf. 71)

 

…Nuri Pakdil mektupları için; “Her yere serptiğim tohumlar…” der…  (Sf. 75)

 

…Mektup yazanın da, alanın da, dünyada bir yerde somut bir mekanı olması zorunluluktur… Email sanal mekanlar üzerinden zamanı, insanı ve bunlar arasındaki mümkün her türlü ilişkiyi görüntüleştirerek yok eder…  (Sf. 95)

 

…Mektup emailin aksine dikkat, itina, yoğunlaşma, hatıra ve tahammül demektir…  (Sf. 96)

 

…Kendini ve muhataplarını gerçek zaman ve mekanlarda algılayacağını, onlara dokunabileceğini, onlara ulaşabileceğini bilmek insan güven verir… (Sf. 97)

 

…Emailler iletişim simülasyonu yaratarak insani bir arka plan, bu arka planı hikaye etme yeterliliğine sahip bir dil, o dilin imkanlarını harekete geçirecek gerçek bir zaman ve gerçek duygular gereksinir…  (Sf. 97)

 

…Mektubun bir insandan bir insana akmaya müsaade ettiği zihinsel ve duygusal ruh, emaillerde söz konusu bile değildir… (Sf. 97)

 

…Emailler iletişim simülasyonu yaratarak insani bir arka plan, bu arka planı hikaye etme yeterliliğine sahip bir dil, o dilin imkanlarını harekete geçirecek gerçek bir zaman ve gerçek duygular gereksinir… (Sf. 97)

 

…Mektubun bir insandan bir insana akmaya müsaade ettiği zihinsel ve duygusal ruh, emaillerde söz konusu bile değildir… (Sf. 97)

 

…Yazmak pragmatik gerekçelere hapsoldu yaşadığımız çağ tarafından… (Sf. 103)

 

…’Dün’ün emek zahmet ettiği değerleri, ‘şimdi’ erkence tüketmek ve hızla dönüştürmek ukdesiyle baş başadır. Çünkü modern insan zamanın hızla akması karşısında ileri düzeyde bir sarhoşluk hastalığı çekmektedir… (Sf. 104)

 

..Huysuz ve kabına sığmaz bir telkinle muhatap olmanın sarhoşluğu insanın elinden kağıdı, kalemi ve yazıyı çekip alır… (Sf. 104)

 

…Mektubun kağıt ve kalemden sonraki temel malzemesi ‘hasret’ti… Hasret birikmiyor artık…  (Sf. 107)

 

…İnsanın ruhuna ve gönlüne yönelik ayrı bir arkeolojik kazı kültürünün gelişimi beklememiz gerekiyor…  (Sf. 108)

 

…Mektup alamıyoruz sözü, gidenden haber alınamadığının, onun izini kaybetmenin tek cümlelik özetidir… (Sf. 117)

 

…Bir of etsem karşıki dağlar yıkılır

Bugün posta günü içim sıkılır… (Sf. 117)

 

…Aşk bittiğinde ne olurdu? 'Mektupları birbirimize iade ettik' sözü her şeyin eskisine döndüğünü vurgulardı. Doğru mudur? Tortu mutlaka kalırdı… (Sf. 117)

 

…”Mektup yaz, alışkanlıkların tazelensin…”(Şeyh Galib)… (Sf. 119)

 

…İçimizdeki duraksamaları, duyarlıkları sezdirmek, açıkça söylemenin bezdirici etkisinden çekinerek, iç gerçekleri dolaylı anlatımla dokundurmak, bir mektubun gizliliğinde yaşayacaktı… (Sf. 121)

 

…Her yazı okurunu arayan bir mektuptur… (Sf. 123)

 

…Mektupsuzluk hayatımızda büyük bir boşluk bıraktı; özlemeyi, beklemeyi, heyecanı, vefayı unuttuk. Dahası cümle kurmayı unuttuk… (Sf. 124)

 

…Mektupsuz aşka, aşk demem ben. Mektuplar bitti, aşk da bitti artık… (Sf. 125)

 

…Özellikle seksen sonrası kuşat dediğimiz, şimdilerde yaşları 25-26 olan gençlerin mektup yazdıklarına inanasım gelmiyor doğrusu.

Derse gelirken bile kağıt kalem bulundurmayan bir kuşak mı mektup yazacak? Mektup yazabilmek için önce cümle kurmayı bilmek gerekir. Ne yazık ki, beş şıktan birini karalamak gibi bir alışkanlık kazandıran eğitim sisteminin ürünü bu kuşak, cümle kurmayı bilmiyor. Cümle kurmayı bilmediği için, on sözcüklü bir cümleyi de anlamakta zorlanıyor.

Mektuptan uzak oluşun nedenleri arasında, bilgisayar ve telefondan çok, insan yapısının değişmesi var. İnsani değerlerden soyutlanmış, nesneleşmiş, bencilleşmiş bir insan yığını var ortada. Asıl sorun burada galiba… (Arif Ay) (Sf. 126)

 

…Gelişmemiş dillerin en önemli özelliği soyut olanı ifade etmedeki zayıflığıdır… (Sf. 135)

 

…Kelimeleri ve sözcükleri olumlama ve olumsuzlama kelimelerin anlamından öte tamamen zihnimizdeki duygusal değere bağlıdır… (Sf. 137)

 

…Mektuplaşma, bir ulaşma, bir kavuşma, ruhların ve düşüncelerin buluşması biçiminde nitelenmektedir… (Sf. 144)

 

…Tasavvufta rüyaların mürşide anlatılması veya bir yolla aktarılması müridin seyr-i sülûku açısından önemli görüldüğünden… (Sf. 153)

 

…Sen name yaz ben eyleyeyim isal,

Bir dem dahi böyle hoş geçer hâl… (Sf. 168)

 

…Türkülerin söylendiği ve yaşandığı dünün dünyası ile dinlendiği bugünün dünyası arasında yaşam biçimi, dünya algısı ve değer duygusu bakımından önemli farklar vardır… (Sf. 178)

 

…Türküler bu dünyada muradlarını alanların değil, alamayanların hayallerini gerçekleştirenlerin değil, gerçekleştiremeyenlerin, dünyaya doyanların değil, gözü arkada kalanların söylemidir… (Sf. 180)

 

…Uzaklığı, gurbet ve ayrılık yapan sevgidir. Uzaklık sevgiden ötürü ayrılık, ayrılık sevgiden ötürü gurbettir. Ayrılığın ve hasretin büyüklüğü sevginin büyüklüğüdür…  (Sf. 182)

 

…Mektup yaşanan çaresizliği ümidi, hasreti sözcüklere dönüştürme sanatıdır. Öpüp koklanan itina ile saklanan bir armağandır… (Sf. 183)

 

…Mektup sıradan bir konuşma değil, kişinin kendini yoklaması, içindeki insanlık özünü işleme ve ötekine erme çabasıdır… (Sf. 183)

 

…Aşk insanın kusursuzluk arayışında vardığı sonuç, bulduğu çözüm yoludur… (Sf. 189)

 

…Gönderilmemiş mektuplar, gönderilmiş mektuplardan daha sahicidir… (Sf. 189)

 

…Aşk da tıpkı ölüm gibi deneyimsiz kavranamayacak bir hâldir. Rengi, reçetesi, tarifi hep eksik kalmaya mahkumdur… (Sf. 192)

 

…Duyguların hız karşısındaki konumu nedir?... Acaba beklemek aşkı uzatan bir şey miydi?... (Sf. 192)

 

…Hız öncelikle merak duygusunu ve giderek özlem duygusunu azaltmakta. Klasik aşk mektuplarının iki temel öğesiydi bunlar… (Sf. 192)

 

…Mektupsuz aşk yaşamanın imkansız olduğu bir dönem yaşanıp geçmiştir… (Sf. 200)

 

…Yazmak zihinsel bir faaliyettir, ama çok önemli bir birikimin de sonucudur… (Sf. 201)

 

…Yazılmamış mektuplar bir ukde olarak kişinin içinde kaldığı için her fırsatta hatırlanırlar… (Sf. 233)

 

…Yahya Kemal de “Eski Mektup” adlı şiirinde mektup kimden ve nerden geliyorsa, oranın kokusunu taşıdığını belirtir… (Sf. 239)

 

…İnsanı yazmak için tetikleyecek genel anlamda bir huzursuzluk yahut arayıştan söz etmek doğru olacaktır… (Sf. 250)

 

…Eğer desem ki havalar ısındı açıldı bahar

Murad odur ki benimle muhabbet eyledi yar

Ya söylesem ki çemen goncalarla zeyn oldu

Odur garaz ki tebessümle söyledi dildâr… (Sf. 255)

 

…Sezai Karakoç; “Şairin ahlakı şiirindendir, bazen susmasındandır” der… (Sf. 252)

 

…Cemal Süreyya’nın “Günde yirmi dört saat şiir yaşarım. Her şeye şair olarak bakarım” deyişi… (Sf. 252)

 

…Kabahatim nedir ki beni afiyetinizden haberdar etmiyorsunuz? Sitem mi söyleyeyim, feryat mı edeyim?... (Sf. 317)

 

…Teknolojik çağın gederek akletmeyen mahsullerine dönüşen insanımız, bazı mektupların yazılışına bugün bir anlam veremeyebilir… (Sf. 307)

 

…Alemin hiçbir halini makul görmeyen bir akıl ile yaşamaktan ise keşke mecnun olsaydık… (Sf. 310)

 

…İnşallah yakında gelir mübarek ayaklarına kapanır da bütün ekdârı ve âlâmımı unuturum… (Sf. 312)

 

…Derdimin ne kadar elim olduğunu şundan anlamalı ki yalnız ağlamaktan hazzediyorum… (Sf. 313)

 

…Çok yerlerin hatırası aslından güzeldir… (Sf. 314)

 

…Nezd-i Hüda’da duaların müstecap olması meşrut değildir. Fakat biz yine de dua etmeliyiz. Çünkü dua bir adamı anmak demektir. Dosttan dosta bir vazife-i kalbiye bir deyn-i manevidir… (Sf. 315)

 

…Bende herkesi sevmek, yahut her şahsın sevilir yanını bulup beğenmek ve bütün kusurlarını affetmek hasleti, yahut gafleti vardır… (Sf. 318)

 

…Ona kendimi o kadar yakın hissediyordum ki, bu yakınlığı evlenerek bozmak istemedim… (Sf. 320)

 

…Anlıyorum ki uzun seneler ömrümün üç ihtirası olacak: seni uzaktan görmeye mahkum olmanın acısı, kitaba doymamak ve istediğim gibi yazamamak… (Sf. 327)

 

…Senin yüzün, kulağımda sesinden kalan akisler, kör olası hafızamın maalesef tüm teferruatlarıyla saklayamadığı hatıralarımız… Ümit ve iman… (Sf. 328)

 

…Günler kumlara su damlaları gibi düşüyor, kısa bir nem, sonrası yok… (Sf. 345)

 

…Gönderen ve bekleyen arasında kutsal bir hapsoluştur mektup… (Sf. 347)

 

…Şöyle karşılıklı geçip, edebiyattan, şiirden konuşmaya nasıl ihtiyacım var. Burada bu işleri hiç kimseyle konuşmanın imkanı yok. Zaten kimselerle konuşmuyor kendimi çalışmaya vermiş, münzevi yaşıyorum… (Sf. 348)

Hece Dergisi, Mektup Özel Sayısı, 2006

Okunma Tarihi
(henüz hitama ermedi)

17/2/2009

"CÜMLE KAPISI" ARMAĞAN KİTABIM BENİM *



Armağan kitabım Ankara'dan geldi. Kitap Dostu Sevgili Yusuf Türkoğlu tarafından gönderildi...

Çok kitap armağan etmişliğim var, bir o kadar da bana armağan edilmiş kitaplar oldu. Hepsi ayrı ayrı önemli benim için. Kitap başlı başına önemli, bir de armağan olunca değerinin ölçülmezliğini siz sevgili kitap dostları bilirsiniz zaten...

Ancak bugün hepsinden farklı bir duyguyla karşı karşıya kaldım. Hiç tanımadığım bir insan bana kitap gönderdi! Bu çok hoş duyguyu şu anda yeterince tanımlayamıyorum. Ama dileğim kitap dostluklarının sürekli dostlukların başlangıcı olması...

"Yusuf Türkoğlu" adını, listelerde gördüğümde isim bana hiç yabancı gelmedi. Acaba eski bir öğrencimle mi karşılaşıyorum, diye düşünmüştüm. Blogunu ziyaret ettim, yazılarını okudum. Adres için iletişim kurduk, sonra da kitabımı beklemeye başladım. Ve kitabım geldi. Anladım ki "Türkoğlu" soyadı bende geçmişe yönelik bir yanılsamaymış. Ama tanıştığıma sevindim Sevgili Yusuf, kitap için çok teşekkür ederim.

Sevgili Yusuf kitabın ilk sayfasına güzel bir not düşmüş. Sizlerle de paylaşmak isterim:

"Zihin arı,
Kitap çiçek,
Dış dünya kovan..."

(Cemil Meriç)

Ve bir not daha:

"Sevgi dolu saygılarımla..."

Bir kez daha teşekkür ediyorum, çok etkilendim bu notla da...

....


"Cümle Kapısı" , Deneme türünde bir kitap. Yazarı Nazan Bekiroğlu... Kitabı da yazarını da hiç duymamıştım. İlk iş olarak kitabın sayfalarını göz gezdirerek incelemek oldu. Sonra arka kapağa baktım. Yazarın ilk cümlesi hoşuma gitti:

"Kelimeyle değil, cümleyle düşündüğümü fark ettim ben." diyor ilk cümlede.

Daha sonralarda ise:

"Cümle Kapısı: Kalbin Kapısı." demiş yazarımız.

Kitabın son bölümündeki "İçdökümü" bölümüne de göz attıktan sonra, biraz da google'de yazar ve yapıtları hakkında bilgi edindim. Geniş zamanda okuyacağım bu kitap bende değişik bir yolculuk heyecanı yarattı. Okuduktan sonra da yazacağım değerlendirmemi...

Şimdilik bu kadar. Son söz olarak emeği geçen herkese tekrar tekrar teşekkür ederim. Masamın üzerinde duran armağan kitabım, okunduktan sonra kitaplığımın raflarında kendisine bir yer bulacaktır inanın...

Kitap dostluklarının gerçek dostlukların kapısını aralaması dileğiyle herkese iyi okumalar...


*Hediye kitap gönderdiğim Aysema Hanım'ın (http://ruyalargercekoldu.blogspot.com) bu güzel değerlendirmesini alıntılamak istedim. Kendisine tekrar teşekkür ederim...

17/2/2009

İslam / Sezai Karakoç

…İnsan ruhundaki dine mahsus yeri haksız olarak zapt ve gasp etmiş birtakım batıl inanış sistemleri… (Sf. 8)

 

…Allah’ın varlığına inanmamak, ahlaki yetersizlikten önce, düşünce azlığına yorulamaz mı?... (Sf. 13)

 

…İnkar edenler diyelim nasıl var olduğumuzu açıklasınlar, ama niçin var olduğumuzu açıklayabilirler mi?... (Sf. 14)

 

…Ölüm kokusu ve korkusu çağımızı sarmıştır. Yerin altında yer kalmayınca ölüler dirilecektir.. (Sf. 23)

 

…Allah, her yarattığını bir gelişme ve ilerleme döneminden geçiriyor… (Sf. 34)

 

…Yalnız İslam’dır ki, bu dünyayı da öbürüne bağlayarak, insanın ve insanlığın her durumunu hesaba katarak, kötümserliğe düşürmeyen, sorumsuzluk duygusundan da koruyan, tam, gerçek ve doğru bir kader görüş ve inanışını getiriyor…. (Sf. 42)

 

…Kötüye gitmekte hiçbir mazeretim yoktur… (Sf. 43)

 

…Hiçbir bâtıl din, her gün ama her gün, ortalık ışımaya başlarken, kurt kuş uykuda iken insanı ayağa kaldırmaya cesaret edemez… (Sf. 46)

 

…Oruçla, madde dışı bir dünyanın ilk ışıkları yanar çocuğa… (Sf. 55)

 

…Açlıkla eşyanın ruhuna ve ötesine, varlığın sebebine çevrimleş olan insan… (Sf. 57)

 

…Savaş, İslamladır ki, nefs için değil, nefse karşıdır… Cihat, dış zulme açılan savaştır; büyük cihat ise iç zulme… Nehy-i anil münkerin pusatlanışı, donanışı, taarruz adıdır. Emr-i bi'l ma'ruf’un kılıç ve kalkanıdır savaş… (Sf. 91)

 

…İslam, ne doğuludur, ne batılıdır. Onların dışında ve üstünde, kendi başına var… (Sf. 94)

 

İslam, Sezai Karakoç, Diriliş Yayınları, 9. Baskı,

 

Okunma Tarihi

15 -16 Şubat 2009